Yoldan Çıkın!

3300 kişi tarafından okundu
Yoldan Çıkın! Yoldan Çıkın!

Çok sevdiğim Stefano D’Anna, Tempo Dergisi’ndeki 30 Ekim 2011 tarihli yazısında şöyle diyor. “Sıradan bir insan daha iyi bir iş, yeni bir otomobil veya küçük bir apartman dairesine sahip olmayı düşlerken, bir başkası deniz kenarında bir villa hayal

Facebook da Paylaş    Twitter da Paylaş    Google Book da Paylaş    Linkedin de Paylaş    Google Plus da Paylaş

Kızımın yeni doğduğu günlerdi. Uzun zamandır evdeydim ve hayatımın geri kalanını belirleyecek sorunun “Akşama ne pişirsem”den ibaret olacağına günden güne daha çok inanıyordum. Evet evden de yazı çizi işleri yapıyordum ama bu değildi amacım. Durumum şundan ibaretti: Akıl almaz kek tarifleri, ev temizliğinde patentini alabileceğim buluşlar ve televizyon eleştirmenliği konusunda gelecek vaat eden bir kariyer:-)
Hayalim, arzum, hedefim sadece yazmak ve anlatmaktı. Yani ne Hezarfen Ahmet Çelebi gibi kanatlarımı takıp uçmak ne de tekneyle okyanusları aşmaktı amacım. Ama yine de yapmak istediklerimi yapabilmek için gerekli ortama ve fırsatlara sahip değildim
-artık-.
“Ooo yapamazsın.”
“O işler öyle kolay işler değil!”
“Yazarak kim zengin olmuş?”
“Hobi olarak devam edebilirsin, artık çocuğun da var senin!”
Ve anladım ki, ne zaman beklenenin dışına çıkacak olsanız hatta sadece niyet dahi etmiş olsanız, çatlak sesler yükseliyordu. “O işler öyle kolay işler değil!» Sanırım, “öyle kolay olmayan işlere niyet ettiğinde”, o işi gerçekleştirmekten daha fazla bir çabayla bu olumsuz deneyim ve sözleri, göğüsleyebilecek kadar kendine inanması gerekiyor insanın.
Bir yerde okumuştum, dünyanın en başarılı insanlarının sırrı, et raflarında kendilerine inanan insanların olmasıydı. Ama öyle sanıyorum ki, bu durum bizim toplumumuz için geçerli değil. Bizler mütevekkil bir toplum olmamızdan dolayı, yaşamımız içinde bize bir şekilde sunulan, önümüze konulan fırsat ile kader karışımı imkânlarla yetinip, sağa sola çok da bakınmadan, sadece kendi yolumuza konsantre olup, tanrıya bize verdiklerinden dolayı şükretmek, fazlasını da istememek üzere yetiştiriliyorduk.
Biz Türkler öyle ilerlemeci ya da değişimci değildik. Sürüden ayrılanı kurtların kaptığı, dağdan gelip bağdakini kovmanın ayıplandığı, susun küçüğün sözün büyüğün olduğu, eski köye yeni adetler getirmenin hoş karşılanmadığı ve zenginliğin ve büyük başarıların ve muvaffakiyetin sadece “bazılarının” kaderinde yazıldığına inanan bir toplumduk.
Tabii doğal olarak, “yoldan çıkmak” da şu hayatta yapabileceğiniz en kötü şey olarak görülüyordu. Ama sonra bir şey oldu. Bir takım insanlar, evrensel bir ilhamla “yoldan çıktılar”. Ve nihayetinde girişimcilik, kendini arama, idealler edinme ve hayallerinin peşine düşme gibi kavramlar “mümkün olan şeyler” kategorisi altında bizim de hayatımıza girmeyi başardı.
Başarılı insanların hiçbirinin bunu hiçbir şey yapmayarak sağladığını sanmıyorum. Üstelik, başarıya giden yolun deniz manzaralı, ışıl ışıl, pırıl pırıl, püfür püfür bir yol olmadığı da kesin. Peki nasıl oluyor da, kendimize idol edindiğimiz insanlar, biz dahil milyonlarca insanın idolü olabiliyorlar?
Dünya üzerinde şahane sesi olan milyarlarca insan varken, neden bir tane Madonna var? Binlerce yıl boyunca insanlar, dumanla, güvercinle, mektupla haberleşirken Graham Bell’in kablolar aracılığıyla ses iletmeye çabalaması... Birilerinin hayatını, uzayda hayat olup olmadığına adaması. Büyük patronlar, dünyanın en zengin insanları, hayranlık duyulan yazarlar...
Hani hep okuruz ya.. “Başladığımda 20 metrekarelik bir ofisim, bir masam bir de telefonum vardı” diye başlayan hikâyeleri. Sonra bu hikâyelerin, büyük başarılara, göz kamaştıran zenginliklere dönüştüğünü görürüz.
“Bir hayaliniz varsa, onu ciddiye alın!”
“Bir akıllı sen misin?” diye sorulur ya bizde... Size önerim bu soruyu “Evet” olarak cevaplamanız. Size Amerikanvari “hayallerinin peşinden git” edebiyatı yapmıyorum. Size, bir hayaliniz varsa, onu ciddiye alın diyorum.
İçgüdüsel eylemler, güdü ve arzular yani hayaller insana tanrı tarafından bahşedilmiş ipuçlarıdır. Bize ne yöne gideceğimizi gösterirler. Duvarımıza, bilgisayarımızın kenarına ya da notluklarımıza astığımız o “özlü sözler”in sahipleri, bu ipuçlarını takip etmiş insanlar.
Engler, “Yenilik, mevcut bilgiyi geliştirmeyi değil; es geçmeyi gerektirir,” der. Gerçekten de öyledir. Yapmayı sürdürdüğünüz hatta bunda ustalaştığınız pek çok şeyin hiçbiri sizi hayalinize götürmüyor olabilir.
Vizyonunuzu, hayata ne yapmak için gelmiş olabileceğinizi sorgulamak, kendi varoluşunuzu kutsamak elinizde. Ancak insanların pek çoğu bunu yapmaz. Kaderlerinin ve imkânlarının yarattığı hayatlarının,
konforlu mağduriyeti ile yarattıkları külliyat onları o kadar sıcak tutar ki! Ne de olsa “böyle gelmiş, böyle gidecektir” “Allah nankör kullarını sevmez” ve daha da acıklısı “Aza kanaat etmeyen, çoğu hiç bulamaz.”
Elinizdekiyle yetinmeniz sadece başkalarının işine gelecektir. Sadece düşe kalka da olsa, binlerce yıldır varlığını sürdüren geleneklerin, inanç kalıplarının ve hülasa toplumun işine gelecektir. Bütün bunların sağlamasını yapmak için “Mutlu muyum?” diye sorabilmek gerekiyor. Gerçek bir mutluluk... İçinde “güven” olmayan bir ifade yaratmaya çalışarak cevaplayın. “Mutlu muyum?” Çünkü mutluluk ile güven, çağımızda birbiriyle en çok karıştırılan iki kavram.
Çünkü sizi hayal ettiğiniz şey olmaya belki de gerçek mutluluğa götürecek yollar gerçekten de güvenli olmayacak. Winston Churchill “Cesaret, haklı olarak, erdemlerin en değerlisi diye bilinir; çünkü diğer tüm erdemler ona dayanır” derken aslında tam da bundan bahsediyor. Güven, huzur, rahatlık, dinlenmek, konfor pek karşılaşacağınız şeyler değil. Tehlike, korku, risk, mahcubiyet, tedirginlik, kaygı, yalnızlık, gülünç duruma düşmek... Daha çok böyle şeyler var, hedefe doğru yürümenin menüsünde. Bu yüzden, cesaretinizi mutluluğunuzun emanetçisi olarak görmelisiniz.
Yeteneklerinize, gücünüze ve kararlarınıza güvenmelisiniz. Başkalarının olumsuz deneyim ve çıkarımlarının sizi yolunuzdan alıkoymasına izin vermeyin. Ülkemizin bağıra bağıra hep bir ağızdan söyleyebileceği şarkıların başında “Bir teselli ver” olduğunu unutmayın. Bir filmin güzelliğini ne kadar ağladığıyla ölçen bir toplumun sizi motive etmekte pek de başarılı olamayacağını düşünün.
Kendinizi gerçekleştirmek için, başkalarına ihtiyacınız yok. Onaylanmaya, yüreklendirilmeye, desteklenmeye ihtiyacınız yok. Sadece peşinden koşacağınız hayalinizin ne olduğunu bilmeye ihtiyacınız var.
Çok sevdiğim Stefano D’Anna, Tempo Dergisi’ndeki 30 Ekim 2011 tarihli yazısında şöyle diyor.
Sıradan bir insan daha iyi bir iş, yeni bir otomobil veya küçük bir apartman dairesine sahip olmayı düşlerken, bir başkası deniz kenarında bir villa hayal edebilir, ama Versailles Sarayı’nı ancak bir kral düşleyebilir.
Siz de hayallerinize bir göz atın bakalım. Ve neden sadece hayal olduklarına...
Neyi yapabiliyorsan ya da yapabileceğini hayal ediyorsan başla, cesarette deha, güç ve büyü vardır.
Goethe

Etiketler : aktivist 1.sayı hayal

Yorumlar


İlgili Makaleler

4,4 / 5
En Çok Okunan Haberler