Üçüncü Dünya Savaşının Yerli Tohum Savaşçıları

720 kişi tarafından okundu
Üçüncü Dünya Savaşının Yerli Tohum Savaşçıları Üçüncü Dünya Savaşının Yerli Tohum Savaşçıları

Facebook da Paylaş    Twitter da Paylaş    Google Book da Paylaş    Linkedin de Paylaş    Google Plus da Paylaş

 BODRUM TOHUM DERNEĞİ


“Geleneğe Sahip Çıkmak Geleceğe Sahip Çıkmaktır”

Hepiniz bilirsiniz, eğitim hayatımız boyunca tarih derslerinin büyük çoğunluğu savaşları öğrenerek geçer. Ne için yapıldıklarını, hangi ülkeler arasında yaşandığını, kimlerin başlattığını, kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini, nerede, nasıl, hangi anlaşmalar ile sonlandıklarını ezberler dururuz.  Önümüze yığdıkları kalın kalın tarih kitapları bir sürü rakam ve sebeple doludurlar evet, ancak asıl öğretmeleri gereken tek bir cümleyi hep es geçerler;

“Bütün savaşların nedeni ekonomiktir ve görünürde hepsi, sadece ve daima Kapitalizme hizmet eder”

Dünya üzerindeki savaşlardan tek kar eden sadece birkaç şirkettir.  Gerçi artık bunu öğrenmenin pek bir anlamı kalmadı.  Zira kapitalizm emperyalist sömürü sistemini halklara artık başka yollarla dayatıyor.  Diziler, filmler, türlü popüler kültür ürünleri ile kendi kökenlerinden uzaklaştırılmış nesiller yetiştiriyor.  Az gelişmiş ülkeleri büyük pazarlar haline getiriyor. Bunlar işin artık herkesçe bilinen kısmı. Bir zamandır da bambaşka bir alana el atmış durumdalar; Gıda sektörü. Üstelik bu sektörde tüm ipleri ellerinde tutmalarına yetecek kadar güçlü bir silahları da var;
Tohum!

“TOHUM SAVAŞLARI”

Bu yeni savaşta, bizim gibi gelişmekte olan yahut az gelişmiş ülkelerin, atadan dededen kalma, yerli tohumlarını kullanımdan kaldırıp, yok olmaya mahkûm ediyor ve kendi kısır, hasta ve genetiği ile oynanmış hibrit tohumlarını satıyorlar.  Teşvik ve yasak politikaları ve türlü Ali- Cengiz oyunları ile kendilerine bağımlı kılma savaşı bu.

Malumunuz her savaşın bir saldıran, bir de kendini müdafaa eden tarafı bulunur. Bu yeni moda amansız savaşta bizim yerimize geleceğimizi, üstelik neredeyse, sadece kendi imkânlarıyla, müdafaa edenlerden bir tanesi de Bodrum Tohum Derneği. Onlar bana göre cesur birer tohum savaşçısı. Bu barışçıl hareket için böyle bir kelimeyi kullanmak ne kadar doğru bu tartışılır belki, ama onların mücadeleci ruhunu görüp, hareketin önem derecesine de vakıf olunca “savaşçı” ilk akla gelen tabir oluyor.

“AMAÇ VE FAALİYETLER”

Bodrum Tohum Derneği yerli tohumları topluyor, saklıyor, çoğaltıyor ve yerli üreticiyle birlikte tamamen doğal ve sağlıklı tarım yapıyor. Böylece üretici aracısız bir şekilde ürününü kendi pazarında satabiliyor. Dernek bu şekilde hem doğal ve sağlıklı tarım yapmayı hem de küçük üreticinin yanında durmayı hedefliyor.
Ayrıca üreticinin ikinci nesli olan gençlerine, geleneklerinin gelecekleri olduğunu bilincini aşılamaya çalışıyor. Onlara, köklerine ve ait oldukları geleneklere sahip çıkıp, üretim yaparak kazanacakları paranın, herhangi bir sektörde “eleman”  olarak kazanacakları paradan daha fazla olacağını ve üstelik üretime dayalı bu yaşam biçiminin, kendilerini çok daha tatmin edici ve mutlu hayata taşıyacağını anlatıyor.
Derneğin diğer bir amacı da bu tip projeleri tüm yörelerde yaygınlaştırmak. Ama tabii sektör ve pazar haline gelmeden, daima yerel ve küçük üreticiye yönelik çalışarak, zira büyümek çoğu zaman yozlaşmayı da beraberinde getirebiliyor. Bütün bunlar karşılığında çiftçiden tek bekledikleri ise doğal tarım kurallarına uyumlu çalışma ve geçim kaynağının sadece tarım olması.

Bana sorarsanız bir anlamda kendi içinde bir köy enstitüsü gibi çalışıyorlar. Ancak ne yazık ki yaptıkları bu önemli işe rağmen, ihtiyaç duydukları destek ve yardımı siyasal yönetimlerden görmüyorlar. Oysa destek çok önemli.

“YENİ DÜNYA DÜZENİ”

Dernek ile söyleşimizi, Bodrum merkezdeki otobüs garajında, içimizde bir mülteci üzüntüsü ile yapıyoruz. Pazarın kurulduğu garajın etrafında yüzlerce Suriyeli genç yaşlı çoluk çocuk, yatacak yerleri olmaksızın, yardıma muhtaç bir halde bekliyor. Yeni dünya düzeni dedikleri küreselleşme hikâyesinin asıl amacı ve çirkinliği bir kez daha yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.

“YERLİ TOHUMA ÜVEY EVLAT MUAMELESİ”

 Bodrum gibi hızlı bir şehirde yavaş yaşamla ilgili işler yapmak nereden aklınıza geldi?
Elvan Sağbili: 
Yavaş işler değil bunlar aslında çok hızlı işler ( gülüyoruz ). Demek istediğinizi anladım tabii ama biz “slow city” mantığından biraz daha farklıyız.  Bizim çıkış noktamız 2006 tarihli bir yasadan temelini alıyor. Bu yasa 5553 numaralı Türk Tohumculuk yasası. Yasa dolaylı olarak Türkiye’de hibrit tohum kullanılmasını öneriyor. Öneriyor değil aslında bir anlamda şart koşuyor

Bir zamandır yerli tohuma üvey evlat muamelesi yapılıyor adeta öyle değil mi?

Elvan Sağbili: Üvey evlat muamelesi bir kenara,  “eğer üretim yapacaksanız, kullanacağınız ürün şu şu tarzda bir ürün olmalı” diyerek tarif veriyor.  Bu tarife göre ekilecek ürün, her sene aynı renkte, aynı şekilde, aynı büyüklükte olmalı, bir kökten aynı oranda meyve vermeli vb vb. yani demek istiyorlar ki, hibrit tohum olmalı.

Dernek fikri bu sebeple mi ortaya çıktı?


Elvan Sağbili: Bu yasa çıktıktan ve içeriği anlaşıldıktan sonra bizim gibi aktivist diyebileceğimiz bir sürü insan buna karşı çıkmaya başladı. Ancak işin içinde devlet olduğundan bireysel olarak başa çıkılmayacağı için dernek çatısı altında bazı faaliyetler yapmanın kaçınılmaz oldu. Bu konuda ilk kurulan dernek “Kara ot Tohum Derneği” idi. Bunu pek çok başka dernek takip etti. Fakat kurulan derneklerin pratik olarak üretime dayalı dernekler olmaması sorun teşkil etti. Bu dernekler sadece teoride kalabildiler, sanal ortam üzerinde kısıtlı çalışmalar yapabildiler. Ben, bu yasadan huzursuz olan pek çok kişi gibi, gittiğim her yerden tohum toplamaya zaten başlamıştım. Bu çok kıymetli ata yadigârı sağlıklı tohumların kullanımının yaygınlaştırılması için bir şeyler yapmak istedim. Hal böyle olunca bundan 2 sene kadar önce benim gibi düşünen, dolaylı ya da direkt olarak bu işi yapan, bu yasadan rahatsız olan, tohum toplayan ve doğal tarım yapmak isteyen Pelin gibi, İrem gibi insanlar ile bir araya geldik ve derneğimizin temellerini attık.

“BİR DERNEK KURULUYOR”

Toplantılar yaptık, neler yapabileceğimizi konuştuk. Ortaya pratikte küçük ölçekli yerel üreticiyi de işin içine katan bir dernek kurma fikri ortaya çıktı. Bunun üzerine konuyu belediyeye taşıdık. Belediye başkanı Mehmet Kocadon projemizin hepsine tamam dedi,  onayladı, bir protokol yaptık.  Akabinde Bodrum civarında ama özellikle Mumcular tarafındaki köyleri tek tek dolaşmaya başladık. Mümkün olduğu kadar tüm evleri ziyaret ettik, bütün köylülerle konuştuk. Hepsinin ellerinde hangi tohum var, nereden alıyorlar, ne şekilde ekiyorlar, kendi tohumları mı diye sorduk. Hatta bunu bir çeşit yöre araştırması gibi düşünüp atalardan gelen kadim bilgileri de toplamaya çalıştık. Bir yandan projemize çalışırken bir yandan da o yörede geçmişten bugüne yapılan yemek çeşitleri nelerdir, salça nasıl yapılır, eski doğal ilaç tarifleri nelerdir gibi sorularımıza da cevaplar aradık.

Bu esnada köylülere durumu anlattınız.

Elvan Sağbili: Evet, onlara, “şöyle bir tarım da mümkün, doğal, atalarınızın yaptığı gibi, hiç ilaç kullanmadan ürün yetiştirebileceğinizi biliyor musunuz” dedik. Başlangıçta inanamadılar. Şüpheyle bakan çok oldu.  Zaman içinde doğal tarıma yatkın 14-15 tane çiftçi ile çalışmalara başladık. Pazarın nasıl olacağı ile ilgili kurallarımızı belirledik. Pazarı açabilmek için, ilk sene istedikleri kadar fideyi eski geleneksel tohumlardan biz yetiştirdik ve bizzat teslim ettik, böylece başka tohum kullanmadılar.  Ve derken bugüne geldik.

Şu anda köylülerin tepkisi nasıl?

Mia Pelin Özdoğru: Geçen yıl doğal tarım için 1 dönüm ayırdığı arazisinden bu sene 5 dönüm ayıran var. Zira bu yöntemlerle de ürün aldılar ve para kazandılar

ElvanSağbili: Aslında daha çok sayıda çiftçi olabilirdi aramızda, ancak bir kısmı imkânsızlıklar yüzünden pazara gelemediler.  Belediye başlangıç protokolünde geçen tüm uygulamaları yapabilseydi, biz bu çiftçilere para kazanmaya başlayana dek destek olacaktık ancak olmadı. Bu sene yeni katılmak isteyen çiftçiler var ancak biz yükümüz çok ağırlaştığı için daha fazlasını taşıyamayacağız diye bu sene için yeni katılımları yapamadık ancak kış başından itibaren tekrar böyle bir çalışmaya başlayacağız.

 

“ERMENİ HIYARI VE BEYAZ PATLICAN”  

Daha önce hiç görmediğim ürünler gördüm bu pazarda ben. Bu bilinmeyen tohumlar nereden çıktı? Onları da siz mi temin ettiniz?

Mia Pelin Özdoğru: Tohum toplayan arkadaşlarımızın yıllar için topladıkları tohumlardır bunlar.  Mesela Bodrum Hıyar’ı gibi, Ermeni Hıyar’ı gibi, türü kaybolmuş bugün artık hiç bulunamayan tohumları biz üreticiye verdik.

Ben geçen yıl beyaz patlıcan almıştım ve ilk kez burada görmüştüm. Müthiş bir şeydi gerçekten hiç yağ çekmiyordu.

ElvanSağbili: Onun kızartması çok güzel olur. Ama yıllar içinde pazar değeri olmadığı için köylüler onu ekmemeye başlayıp unutmuşlar.

Mia Pelin Özdoğru: Onu bazı köylülerimiz bile bilmezdi. İlk ürünler çıkmaya başladığında sizin verdiğiniz bu patlıcanlar morarmıyor diye fideyi söküp geri getirenler oldu. ( Gülüyoruz) Bodrum hıyarı, iri, uzun bir hıyardır. Ki bundan 30 yıl önce Bodruma ilk geldiğim zamanlarda çocukken pazarlarda olduğunu hatırladığım bir hıyar aslında. Ermeni hıyarı da acur ile hıyar arası bir salatalık çeşididir.

Eski Rum’lardan kalmış bir çeşit mi acaba?

Elvan Sağbili: Olabilir, Ermeni hıyarı daha çok doğuda yetiştirilen bir tür. Elazığ yöresinde küte diyorlar, Maraş’ta Karahıta diyorlar. Yerel isimleri değişebiliyor.

Bu tohumları rahatça çoğaltabiliyor musunuz peki?

Elvan Sağbili: Şu an dernek olarak elimizde 350-400 çeşit tohumumuz var. Maalesef ki bunların hepsini ekebilme şansımız yok. Zira bunu yapabilmek için işgücüne ve toprağa ihtiyacımız var. Aslında her sene her birinden 15-20 şer kök çıkartmamız gerekiyor ki yeni tohum alalım. Çünkü tohum saklamanın da bir süresi var ve çok uzun zaman beklemiş tohumların verimliliği azalabiliyor.

Dernek olarak pazarı ve kendinizi yeterince tanıtabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Mia Pelin Özdoğru: Biz, özellikle son zamanlarda, tamamen kendi kişisel çabalarımızla tanıtmaya çalışıyoruz pazarımızı. Çünkü Elvan’ın da belirttiği gibi başlangıçta protokollere uyarak bizi destekleyen belediyemiz maalesef pazarın açılışından beri ihtiyacımız olan desteği tam olarak veremedi. Reklam yapmak için kendi imkânlarımızı kullanıyoruz ancak çekirdek kadromuz çok az ve bizler de yaşam gailesi içinde olan insanlarız, bu sebeple burası için ayırdığımız zaman ve emek kısıtlı olmak zorunda. Buradan hiçbir şekilde para kazanmıyoruz gönüllülük esasına bağlı olarak çalışıyoruz hatta kimi zaman cebimizden para bile veriyoruz.

Cebinizden para mı veriyorsunuz?

Elvan Sağbili: Elbette çünkü o kadar bu harekete inanıyoruz, seviyoruz ve meyvelerini görüyoruz ki elimizi çekemiyoruz ve yapabildiğimiz her şeyi yapıyoruz. Sağ olsun, dostlar da destek veriyor.


“GDO’SUZ TARIM ALANLARI HEDEFLİYORUZ”

İleride nasıl planlarınız var? Derneğin yapmayı düşündüğü projeler neler?

Elvan Sağbili: Derneğimizin tüzüğünde yapılmasını planladığımız çok fazla sayıda plan ve proje vardı aslında. Ancak ekonomik yetersizlikler yüzünden bunları gerçekleştiremiyoruz. Örneğin üretim yapan çiftçileri bir bölgede yoğunlaştırıp belli bir köyü ya da bölgeyi tamamen ilaçsız, GDO’suz tarım yapılan bölgeler haline getirebilmek istiyorduk. Bodrum’daki pazar sayısını arttırma niyetimiz vardı. Her Çarşamba pazar esnasında eğitim içeren etkinlikler yapacaktık. Hem üreticilerimiz tarım yapacak, bu pazarda ürünlerini satacak, hem de gelen tüketiciye nasıl besleniyoruz, ne şekilde beslenmemiz gerekiyor, sağlıklı beslenebilmek için nelere dikkat etmeliyiz gibi konularda birer küçük seminer düzenleyecektik. Bu konularda yetkin kişileri konuşmacı olarak çağıracaktık.

Bunların hiçbirini gerçekleştiremediniz mi?

Elvan Sağbili: Geçen yıl seralarda hemen her hafta bir okul ağırladık. Bu konuda duyarlı ve bizden haberdar olmuş öğretmenler sayesinde her yaştan ve her sınıftan öğrencileri seramızda kabul ettik. Onlara tohum nedir, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşamak nedir, tohumlar nasıl ekilir, ne zaman toplanır gibi konularda bilinçlendirme çalışmaları yaptık.

Mia Pelin Özdoğru: Size biraz seramızı da anlatalım. Sera çalışmalarımız çok verimli oldu. Çalıştığımız sera belediyenin değilse de Mehmet Kocadon’un derneğimize kişisel bir katkısıdır. Başkanın Ortakent’te seraları var. Onlardan bir tanesini bize tahsis etmişti.  Bodrum Tohum Derneği o serada üretimler yaptı geçen yıl boyunca tohum ürettik orada. Bodrum’daki pek çok okuldan öğrenciler ve ayrıca gönüllü arkadaşları ağırladık.  Çok güzel çalışmalar gerçekleştirdik hepsiyle, çok güzel anılar biriktirdik.

Şu an faaliyette mi sera?

Elvan Sağbili: Şu anda biraz mevsim itibariyle durdurduk açıkçası. Orada bir tohum odamız vardı, onu boşaltmak zorunda kaldık bazı sebeplerden. Tabii ki seraya ihtiyacımız var ancak ne yazık ki seradaki koşullar çok yetersiz. Çalışma için gelen misafirlerin kullanabileceği bir tuvaletimiz yok,  bir mutfağımız yok, naylonlarımız yırtılmış vaziyette. Yani anlayacağınız seranın bu etkinliklere devam edebilmesi için baştan ayağa bazı yenilenmelerin yapılması gerekiyor ama bizim bunu yapabilecek durumumuz yok.

tohum3

“DAHA ÇOK DESTEĞE İHTİYACIMIZ VAR”

Derneğin geliri nedir?

Elvan Sağbili: Tamamen üye aidatları.  Başka bir gelirimiz yok ve bu aidatları da düzenli olarak toplayabildiğimiz söylenemez. Resmi olarak 50 tane üyemiz var zaten. Zaman içerisinde hem kendi çabalarımızla hem dostlarımızın çabalarıyla bazı ürünler yapıp kermeslerde satarak dernek için gelir elde etmeye çalıştık. Ya da iş gücümüz olduğunda pazarda stant açıp ekolojik kitaplar satıyoruz. Ama yine yetersizlikler yüzünden uzun zamandır bu standı açamadığımızdan derneğimizin geliri yok denecek kadar azaldı. Biz, çiftçilerden, 5 lira gibi çok sembolik bir stant ücreti dışında bir para ya da komisyon talep etmiyoruz. Oysa sadece afiş asmak için harcanan para bile 300 lirayı buldu. Ama yine de bizim dernek olarak çiftçilerin emeğiyle kazandığı paradan para kazanmamak gibi bir kuralımız var. Eğer biz para kazanacaksak bunu üretimden sağlamalıyız diye düşünüyoruz. Biz de bir arazi bulalım ve üreterek gelir elde edelim istiyoruz. Mantık bu. Ancak tabii bunun için, alet, edevat, düzenli işgücü, ekim alanı olacak tarla, gerekiyor. Dolayısıyla gönüllü olarak destek olabilecek insanlara ihtiyacımız var.

Pazarın denetimlerini nasıl sağlıyorsunuz?

Elvan Sağbili: Çiftçiler bizim rastgele ve habersiz şekilde topladığımız numuneleri kendi ceplerinden para vererek denetlettiriyor ve bunu da dernek sayfamızdan duyuruyoruz.

Başka derneklerle bağlantılarınız, ortak çalışmalarınız var mı?

Elvan Sağbili: Var tabii, mesela “Karaot Tohum Derneği” kardeş derneğimiz. Organik bir bağımız olmamakla birlikte Buğday Derneği gibi derneklerle de birbirimizden haberdarız, kişisel olarak tanıdığımız arkadaşlarımız var, onlar bizim etkinliklerimizi takip ediyorlar, destekliyorlar. Bodrum Tema ile etkinliklerde omuz omuza çalışıyoruz. Çatal Ada var yine Bodrum’un yerel bir derneği, onlar ile temas halindeyiz.  Mavi Yol girişimiyle çok yakın bağlarımız var. Bunlar gibi gerçekten dürüstlüklerine, iyiliklerine inandığımız, güvendiğimiz dernekler ile aynı yolda birlikte yürüyoruz.

Dünya bir zamandır bizim tüketime dayalı hoyrat kullanımımız yüzünden zor günler geçiriyor. İklim değişiklikleri ortada, ilerleyen yıllarda gıda ve su konusunda yaşanabilecek kötü senaryolar var. Kapitalizmin dayattığı sürekli tüketime dayalı bu hızlı hayat dünyanın sonunu hazırlıyor. Peki bizi nasıl bir bakış açısı kurtarır.

Mia Pelin Özdoğru: Biz bu işe başlarken dedem bize “ İlerde siz; sen ve senin gibi düşünüp bir şeyler yapmaya çalışan insanlar çok kıymetli olacaksınız biliyorsun değil mi” demişti.  Dedem, 88 yaşında, çok şey görmüş geçirmiş bir kişidir ve farkında ki kaynaklar giderek tükeniyor, bu yüzden belki de bir zaman sonra ancak tohumu yaşatanlar, toprağı ellemeyi bilenler, topraktan almayı bilenler hayatta kalacak ve diğerlerine onlar fayda sağlayacak. Pek çok insan, bu tüketime dayalı yaşamaya karşı bir duruş olarak, artık hayatını daha küçültmeye, yavaşlatmaya ve bu konuda bir şeyler yapmaya başladı. Bu kısa vadede dünyayı kurtarır mı bilemiyoruz ama böyle bir uyanışın olması bile bize boşa kürek çektirmediğimizi kanıtlıyor ve umut oluyor.

“HASTALIĞI İÇİNDE BİR TOHUM, HİBRİT”

Hibrit tohum nasıl bir tohum? Tohumu ekiyorsun, ürün alıyorsun ama ürün tekrar tohum vermiyor bunu yapan nasıl bir akıl, neye hizmet ediyor?

Mia Pelin Özdoğru: Bunu yapan kapitalist bir akıl, sermayeye hizmet ediyor. Dahası bu tohumlar kendi hastalığını içinde taşıyor ve hastalığı iyileştirecek olan ilaçları satan şirketler de tohum şirketleriyle ortak. Bunu azıcık bir araştırma ile herkes bulabilir aslında. Oysaki yerli tohumların hepsi temiz kendi yöresine alışkın sağlıklı ve güçlü tohumlar.

Hastalığı içinde taşımaktan kastınız nedir?

Mia Pelin Özdoğru: Bu tohumları üreten şirketler çok uluslu şirketler. Aslında bu hareket, sömürünün 1950’li yıllarda belki de daha bile eskiden projelendirilmiş fikirlerinin dünyaya yayılmış ve uygulanmasına başlanmış hali. Büyük tohum şirketleri büyük ilaç firmalarıyla ortak çalışıyor. 2. Dünya savaşından sonra elde kalan kimyasalları ne yapacaklarını düşünürken tarım ilacı diye bir keşif yapmalarıyla başlayan ve devam eden bir süreç. Gerçekte o güne dek hiç ihtiyaç olunmayan bir üründü tarım ilaçları.

Yani ilaç var diye hastalığı icat ediyorlar.

Mia Pelin Özdoğru: Evet. Hibrit tohum resmen bir piyasa ürünüdür. Monsanto, Bayer gibi firmalardır bunları yapanlar. Ağlarına baktığınız zaman global ölçekte hep ortak şirketlerdir. O tohumun büyüyebilmesi için ilacını da, suni gübresini de almak zorundadır üretici. Yani tıpkı petrol gibi tohum da bugün bir endüstri ve bazı tekellerin elinde. İşte bu yüzden,  sadece bizde değil dünyada da var olan yerel tohum hareketleri çok önemli hareketler. Çünkü gıda geleceğin en önemli silahı olacak.

Bu konularda çalışan dünya aktivistleriyle bağlantılarınız var mı?

Mia Pelin Özdoğru: Var elbette. Birçoğuyla yazışıyoruz. Geçen yıl Amerikalıların tohum baba dedikleri Forest Shomer geldi buraya. Ve bizimle birlikte bir etkinlik düzenledi. İnsanlara tohumun öyküsünü anlattı. Tohum nasıl alınır onu gösterdi. Bunun atölyesini yaptık.


“TOHUMU ELE GEÇİRDİĞİNİZDE GÜCÜ DE ELE GEÇİRİRSİNİZ”

Bize 2006’dan beri mi hibrit tohum satıyorlar.

Elvan Sağbili: Hayır, ama hibrit tohumla üretim yapmak gibi bir zorunluluğu yasal hale getirmek 2006 ile beraber. Şimdi şöyle bir gerçek var. Dünyadaki büyük teknoloji firmaları aynı zamanda tohum ticaretinin ve buna bağlantılı olarak ilaç üretiminin de içindeler.  Bundan bir zaman sonra dünyada savaşlar askeri silahlar kullanılarak yapılmayacak. Bir ülke diğerini ele geçirmek için ateşli silahlar ya da sıcak savaşlarla uğraşmayacak.  Zira tohumu ele geçirdiğiniz zaman gücü de ele geçirmiş olursunuz.  Bir ülkenin elinden tohumunu aldığınız ve ona tekrar tohum alamayacağı hibrit tohum verdiğinizde onu her sene o tohumu satın almak zorunda bırakırsınız. Ve bağımlılık başlar.

Böyle bakınca bizim karşı durduğumuz işin ne kadar büyük çaplı boyutlarda olduğunu görüyoruz. 30 yıl sonra herhangi bir uluslararası şirket, herhangi bir konuda Türkiye’yi siyasal yollarla zorlama ihtiyacı duymayacak. Sadece bu sene buğday ekmek istiyor musun diye soracak. O zaman benim istediklerimi yap, vereyim diyecek. Aksi takdirde aç kalacaksın. Bu kadar basit.

Tohum ticareti bir tehdit unsuru olarak mı kullanılıyor?

Elvan Sağbili: Tohum ticareti üzerinden kazanılan para silah ticaretinden kazanılan paranın kat kat üzerindedir.

“BUĞDAYIN İÇİNDEKİ TEHLİKE”

Komplo teorileri vardır ya hani, illuminati, dünyayı yöneten birkaç şirket hikâyeleri, onlar geldi aklıma siz anlatırken birden?

Elvan Sağbili: Komplo filan değil bunların hepsi gerçek. İnternet üzerinden yapacağınız çok basit bir araştırmayla bile ne tür bir çalışma yaptıklarını, ari ırk dedikleri bir ırk yaratmaya çalıştıklarını ve tohumların da bu savaşın en önemli silahı olduğunu bulabilirsiniz. Bakın doğum kontrol hapları ilk Afrika’da denendi. Ve bir süre sonra fark edildi ki müthiş bir kısırlığa sebep oluyor. Kullanımı durdurdular. Tohumların içerisinde ne olduğunu bile bilmiyoruz.
Şu anda üzerinde en çok oynama yapılan tohumlardan bir tanesi de buğdaydır. Bunun sebebi de çok açık. Buğdayın kullanılmadığı hiçbir şey yok neredeyse.  Marketten herhangi bir tatlı almaya kalktığınızda içerisinde un ya da türevleri var. Onu bırakın ekmek girmeyen ev yok. Balık kızartacaksanız una bulamak zorundasınız. Yani buğdayı ele geçirdiğiniz zaman dünyada her şeyi ele geçirmiş sayılırsınız.

“HİNDİSTAN’DAN ORTA DOĞU’YA UZANAN BİR SAVAŞ”

 

Genetik bilimini biyolojik silah haline getirmişler

Elvan Sağbili: Hem de ne silah. Genetik olarak şöyle bir silah kullanıyorlar, misal domates diyelim, hibrit domatesi alıp dikiyorsunuz. Yakınında doğal domates ekilmiş bir tarla varsa arı hibrit tohumun çiçeğine konduktan sonra gidip doğal tohumun çiçeğine de konarak doğal tohumdan olan domatesi öldürüyor. Hibritin hastalığını doğal tohuma da taşıyor. Bunları resmen suikast silahı olarak ürettiler. Kendi tohumun içinde olan hastalığı etrafa da yayıyor. Bütün dünyada, tohum üzerinden dünya ticaretine hâkim olup ele geçirebilmek için ciddi ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu bir komplo teorisi değil bir projedir. Zira dünyanın şu tarihinden itibaren nüfusunun düşmesi gerekiyor ve dahi dünyayı yöneten bu ari ırkın daha baskın hale gelmesi için başka türlerin daha az olması planlanıyor.

Bunu Hindistan’da denediler. Arjantin’de denediler. Ortadoğu’nun her tarafında deniyorlar. Uzakdoğu’da deniyorlar.  Özellikle bizim gibi kimliğini bulamamış yani ne Avrupalı olabilmiş ne Asyalı kalabilmiş ülkelerde bu işler çok daha kolay yürüyor. Ve bununla ilgili pek çok çalışma da var. Örneğin köylülerin küçük tarım arazilerinin birleştirilmesi diye bir yasa çıkardılar. Bu yasada amaç, değişik bölgelerdeki değişik ölçeklerdeki arazilerin birleşmesi. Böylece yönetmek ve ele geçirmek daha kolay olacak. Bunu Hindistan’da uyguladılar. Hindistan’ın Tarım Bakanının yaptığı açıklamaya göre, bundan 9 sene önce bu proje sonrası intihar eden Hintli köylü sayısı 2,5 milyon kişi civarında idi, aç kaldıkları için.

“İNSAN HAYATIYLA OYNANAN HİLELİ OYUNLAR”

Nedir bu proje tam olarak? İşleyişi nasıldır?

Elvan Sağbili: Çiftçilerin ellerindeki arazileri büyütüyorlar ve tek bir yere topluyorlar. Oysa dağınık arazilerde köylü 1 sene bir tarafını eker ertesi sene onu nadasa bırakarak diğer yana geçer. Böylece arazinin verimi artar. Ancak araziyi büyütünce bu durum karışıyor. İşte Hindistan’da bunu yaptılar. Böylece Hindistan’daki pamuk ve pirinç üretiminin tamamına yakını Monsanto ve bunun gibi firmalarla ortak çalışanların eline geçti. O birleştirdikleri arazilerde bir süre çiftçilere ilaç yardımı, tohum yardımı adı altındaki bazı çalışmalarla kendi tohumlarını satarak, eski tohumları yok ettiler. Daha sonra mazot yardımı ile satın alma garantisi vererek daha çok ekim yapmalarını sağladılar. Gerçekten de 4-5 sene bu ürünleri satın aldılar. Ancak 5 seneden sonra tohum da vermediler, mazot da vermediler, üstelik çiftçileri kendi anlaşmalı oldukları bankalardan kredi almak zorunda bıraktılar.  Kredileri çeken çiftçiler ödemelerini yapamadıklarında bankalarla anlaşmış olan bu şirketler çiftçilerin borçlarını kapatarak arazilerini ellerinden aldılar. Şimdi o arazilerin tamamı büyük şirketlerin elinde ve yöre çiftçileri o arazilerde işçi olarak bile çalışamıyor.  Çünkü en son teknoloji ile çok az sayıda insan gücü ile ekip biçiyorlar.  Türkiye gibi ülkelerde de şu anda buna uygun yasalar çıkartıyorlar. Dünyada birçok ülkede bu uygulama var.

 

Bizim ülkemizde durum ne?

Elvan Sağbili: Zeytinlerin kısıtlanmaya çalışılmasının sebeplerinden bir tanesi bu, Karadeniz’de fındıkları söktürüp yerine alakasız ürünler ektirmeye çalışmalarının sebebi bu. Hepsinin altında bu projeler yatıyor. Bunları bu şekilde anlattığınız zaman karşınızdaki insan eğer bu konuda hiç araştırma yapmamış ve bir şey öğrenmemişse çok doğal olarak bu anlatılanları komplo teorileri olarak addediyor ve anlatana da deli gözüyle bakıyor.

Bilinçlenmek, bilinçlendirmek ve STK’ları dernekleri desteklemek gerekiyor

Böyle bakılması da normal, biz köyleri gezerken çiftçilere ilaçsız, doğal, dedelerinizin yaptığı gibi tarım yapacağız, bunu siz de anlatacak, öğretecek ve her türlü desteği vereceğiz dediğimizde bize inanmayan çok fazla çiftçi oldu. İlaçsız tarımın imkânı olmadığını sanıyorlardı. Ama şimdi gördüler ki bu olabiliyor ve bundan para kazanılabiliyor. Ve hiç ilaç parası vermeden kendi elindeki doğal maddeleri karıştırarak ilaç yapabilmeyi gördüler. Bunu görmeleri bizim başladığımız bu tohum hareketi sürecinin devamlılığı açısından çok önemli. Ancak tabii sadece bu yetmiyor, bizim gibi dernekler yerel yönetimler ve yerel insanlar tarafından aktif olarak desteklenmezler ise bizim hareketimizin sürdürülebilir olma ihtimali de çok düşük. Çünkü çok ciddi giderlerimiz var daha önce de dediğimiz gibi bu giderlerin hemen hemen tamamına yakınını biz kendi ceplerimizden karşılıyoruz.

Millet Uzaya Gidiyor Siz Hala Tohumla mı Uğraşıyorsunuz?

Bunun dışında da üretimin daha fazla kesimlere ulaşması için yapmamız gereken yığınla aktivite var ama maddi olanaksızlıklar yüzünden yapamıyoruz. Belediye ya da devlete bağlı diğer örgütlenmeler bizimle bu konuda çok birlikte olmak istemiyorlar, biz onlara göre biraz anarşist kalıyoruz çünkü karşı çıkıyoruz. Mesela birlikte proje yürüttüğümüz Aydın’ın ilçelerinden birinde belediye yönetimi seçimlerden sonra el değiştirdi ve gelen parti yöneticisi arkadaşımıza millet uzaya gidiyor siz tohumla mı uğraşıyorsunuz diyerek orada yapılmış olan, yıllardır sürdürülen projeyi, onca emek ve yatırıma rağmen acımadan bitirdiler.

Ve ne üzücü ki biz bunları engelleyemiyoruz.

Böyle büyük değişimlere engel olmak ancak bilinçle olur. Bu bilinci de çok küçük yaşta çocuklarımıza aşılamalıyız ancak bunu ne televizyonlar söylüyor, ne de okullarda anlatılıyor. İnsanlar tohum ve gıda olayındaki küreselleşme ve kapitalist oyunların vahametini tam anlayamıyor gelgelelim böyle planlanmış ve uygulanan büyük bir proje var.

“UĞUR BÖCEKLERİNİ BİLE ÖLDÜREN KİMYASALLAR”

Büyük şehirlerde yaşayan bir kısım insan sizin bu anlattıklarınızdan haberdar ve en azından bazı yiyeceklerini kendileri üretmek istiyor. Bu yüzden kent bahçeleri var, balkon seraları var, kimyasal kullanmak istemeyen bu insanlar buralarda ne tür ilaç kullanmalı? Mesela arap sabununa su karıştırıp sıkılıyor diye biliyorum.

Mia Pelin Özdoğru: O en ağır ilacımız olan öldürücü bir ilaç, düşünün artık! Biz insektisit yerine repellent kullanıyoruz, yani öldürücüden ziyade kovucuları tercih ediyoruz. Böcek ürüne hiç yaklaşmıyor çünkü beğenmiyor.  Mümkün olduğunca hiçbir şeyi öldürmüyoruz çünkü var olan her canlının yaşam hakkı olduğuna inanıyoruz. Mesela benim bahçeme bir fare girdiğinde bir tane domatesi yemesini seyrediyorum ama ikinciyi yerken suratına su sıkıyorum yaptığım en kötü şey bu! Doğanın dengesini koruyabilmesi için farelerin de beslenmesi ve yaşaması gerekiyor çünkü.

Elvan Sağbili: Bakın bu ilaç konusunda şöyle de bir ayrıntı vardır; ilaç kullandığınız zaman, bu kimyasal ilaçlar yararlı ve zararlı her şeyi yok eder. Ama bir tarlada bizim kullandığımız türden karışımları kullanırsanız hiçbir canlıyı öldürmezsiniz.  O zaman da ortamdaki yararlı böcek türleri daha çok artar ve zararlı böceklerle kendileri de mücadele edecek hale gelirler. İşte bu doğal ve olması gereken dengedir.
Mesela siz uğur böceğini öldürerek çimlenme bekliyorsunuz ya da bitki bitleriyle mücadele etmeye çalışıyorsunuz. E siz bitki bitlerini yiyen uğur böceklerini öldürdünüz kimyasalla. Bu kimyasallar aynı zamanda kanserin bu kadar artmasının da sebebidir. Üstelik yıkandığında da gitmez, ürünün içine işler, zaten tohumun özünde de mevcuttur hibrit sayesinde.

O zaman biraz da Organik nedir, bunu konuşalım.

Elvan Sağbili: Aslında Türkiye’de organiğin uygulanması biraz karmaşık. Organik şu anda kimyasalla yürütülen endüstriyel tarımın yerine konmaya çalışılan bir tarım türü. Zira insanlar artık yapılanları öğrendi ve bilinçli tüketim yapmaya çalışıyor. Dolayısıyla Organik tarım yeni bir pazar oldu.  Yani şirketler bunun içinde. Organik ilaçları üreten firmalar yine bir şekilde diğer firmalarla bağlantı halinde. Zira pazar kendi elinde yürüsün istiyorlar. Organik tarımda ilaç kullanılmıyor diye bir şey yok. Onlar da ilaç kullanıyorlar, kullanılan organik içerikli ilaçların içinde neler olduğunu kesin olarak açıklamadılar. Zaten eğer hibrit tohum kullanılıyorsa olay orada bitiyor. Çünkü organik tarımda yerli tohum da kullanabiliyorsunuz hibrit tohum da. Evet, yerli tohum kullanmanız için tavsiyede bulunuyor ama şart koşmuyor. Üstelik Türkiye’de organiğin denetimi hiçbir zaman için yeterli yapılmıyor.

Öyle mi?

Elvan Sağbili: Evet sektör haline geliyor neticede. Bodrum Tohum Derneği’nin büyük ölçekli işlere hayır demesinin en önemli sebebi budur. Bir süre sonra işler büyüdükçe, “biz bununla nasıl baş edeceğiz” diyerek dolaylı yerlerden ekonomik fonlar almaya başlanıyor ve standartlarınız da ona göre değişmek zorunda kalıyor. Biz o sebeple herhangi bir şirketten, holdingten, finans kurumlarından hiçbir şekilde para almıyoruz tüzüğümüzde var bu, para alan ya da bağlantı kurmaya çalışan her kim olursa dernekten men edilir.  Çünkü bunun ucu çok açık, her yere gidebilir, Monsanto’ya kadar gidebilir. Biz mümkün oldukça kendi çevremizdeki tek tek insanların desteği ile ayakta durmak için bir çaba içerisindeyiz.

Benim bildiğim kadarıyla, organik tarımda toprağın bile kaç yıldır kimyasala maruz kalmamış toprak olması gerekiyor. Bu da mı denetlenmiyor?

Elvan Sağbili: Ama Türkiye’de ilaçsız arazi diye bir şey yok ki. Size çok basit bir örnek vereceğim. DDT 40-50 lerden sonra Türkiye’de ve dünyada en çok kullanılan tarım ilacıydı. DDT nin yerin altına 15 cm inip topraktan tamamen kaybolabilmesi için 15 sene gerekiyor. Yani siz DDT kullanılmış bir arazide ne yaparsanız yapın ilaç orada vardır. Bunun çok daha pratik yöntemi ise doğal olarak hazırlanan ilaçlarla DDT’nin parçalanmasını sağlamaktır. Zaten biz çiftçilerimize bize ilaçsız arazi bulun demedik. İlaç var biliyoruz buna rağmen ekecek başka araziniz yoksa evet orada ekin dedik. Çünkü bizim başka yöntemlerimiz var; topraktaki ilacı parçalayarak bir an önce toprağın yaklaşık 40-50 cm altına inmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bir domatesin, patlıcanın beslenebilmesi, kök atabilmesi için 40-50 cm civarında bir derinlik gerekiyor. Biz o ilacı bunun altına indirmeye çalışıyoruz ki yiyeceğimizde ilaçlar olmasın. Ama inmiyorsa da diyoruz ki topraktan alsın önemli değil yeter ki her hafta, her ay, her sene birkaç defa ilaç verilerek bunu direk olarak yememize sebep olunmasın.

Öyle görünüyor ki her birimiz kendi yiyeceğimizi yetiştirmeliyiz. Y a da en doğrusu sizin gibi derneklere daha çok maddi manevi destek vererek yaygınlaşmasını sağlamalıyız. Verdiğiniz bu çok önemli bilgiler için teşekkür ederiz.

Elvan Sağbili- Mia Pelin Özdoğru: Bunları anlatmamıza vesile oldunuz, biz de teşekkür ederiz.

Etiketler :

Yorumlar


İlgili Makaleler

4,4 / 5